Perşembe, Nisan 3, 2025

Sinema

Tarkovsky’nin Umudunun İzleri: Stalker Filminin Umut Bağlamında İncelenmesi

“Stalker'da dünyamızın umutsuzluğu üzerine yapılan kuru akıl yürütmelere karşı başarıyla direnecek olan mucizenin insan sevgisi olduğunu açık ve kesin bir biçimde dile getiriyorum.” (Tarkovsky, 2007) Doğu Bloğunun ünlü yazarları Strugatsky kardeşler tarafından yazılan ve bilim...

Melancholia ve Varoluşsal Kaygı: Bir Nihilizm Alegorisi

Danimarkalı yönetmen Lars von Trier, çağdaş sinemanın en tartışmalı figürlerinden biridir. 1956 doğumlu olan Trier, özellikle provokatif ve psikolojik derinliği olan filmleriyle tanınır. Sinema kariyerine 1984 yılında başlamış ve 1990'lı yıllarda Dogma 95 hareketinin...

Andrey Zvyagintsev Sinemasında Birey Üzerindeki Otoritenin Dönüşümü: The Return (2003)

Andrey Zvyagintsev, Rus toplumunun sert gerçeklerine ayna tutan titizliği ve etik yönüyle karmaşık filmleriyle tanınmıştır. Zvyagintsev’in sinemaya yolculuğu, Sibirya'daki bir drama okulundan mezun olduktan sonra Moskova'daki prestijli Rus Tiyatro Sanatları Akademisi'ne katılarak ciddi bir aktör olma yolunda ilerlemesi ile başlamıştır. İlk uzun metrajlı filmi “The Return” (2003), Venedik Film Festivali'nde Altın Aslan ödülünü kazanmıştır.

Dogmatik ve İdeolojik Bağlamda Cinsiyet Çatışması: “İnşallah Erkek Olur”

Toplumsal Rollerin Evrimsel Yolculuğu İnsanlık, toplumsal bir yaşam biçimini benimsediği andan itibaren toplum olma bilincinin getirdiği sorumluluklar ve alışkanlıklar dahilinde kendi potansiyeline uygun roller yaratmıştır. Aynı zamanda bu roller belirlenirken dönemin ve çevrenin ortamına uyum...

Bildiğim Her Şeyi Unutarak Sinema Yapıyorum: Ahmet Uluçay

Sanat, özgün ve özerk bir kimlik arayışının entelektüel etkinlik alanıdır. Sanatın birey üzerinde kendi olmayı öğreten bir özgürleşme öğretisi vardır. Sanatçı ise kültürel ve etik koşulların biçimlendirdiği bir benlikten ayrılarak kendi özerk kimliğini oluşturma doğasına sahiptir. Bununla birlikte sanatçı, bilinen toplumsal normlara karşı bağımsızlaşma yolunu seçer.

Gerçeğin Göreceliği: Rashomon (1950)

Gerçeğin göreceliğini, Nietzsche perspektivizminden Kurosawa'nın Rashomuna'a kadar her yerde görmek imkan dahilinde bir ihtimaldir. İnsan denilen varlığın kendini toplumdan esinlenerek oluşturduğu parçalar yardımıyla bir bütüne dönüştürmesi ve hayatının tüm dönemini bu öğrenmişlikle idame ettirmesi, bir nevi kişiye dayatılan bir merdivenin çıkılması ile örtüşmektedir.

Lacan’ın Aynası Üzerinden “Tanin No Kao”

Dünyada birçok alanda yankı uyandıran İkinci Dünya Savaşı, adını büyük bir yıkımla insanlığın tarihine yazarken aynı zamanda toplum üzerinde meydana gelen düşünsel ve sanatsal anlamdaki değişimleri de körüklemiştir. Yaşanan bu savaşın Japon sinemasında gösterdiği değişim ise Japon Yeni Dalga Akımı olarak karşımıza çıkmıştır. Bu akımın en bilinen yönetmenlerinden biri olan Hiroshi Teshigahara'nın kimlik arayışına, ben-öteki problemine ve insanın kendini anlamlandırma yolunda girdiği mücadeleye sanatsal bir atıfta bulunduğu Tanin No Kao isimli eseri, savaş sonrasında Japon insanının içsel bunalımlarını sinematik şekilde gözler önüne sermiştir. Yönetmen bu evrensel durumun sonucunda personasıyla yüzleşmek zorunda kalan bireyleri Lacanyen bir bakış açısıyla izlememizi sağlayarak filmin altyapısına psikanalitik ve felsefik bir zemin inşa etmiştir. Bütün bunlar bir arada ele alındığında ortaya Japon Yeni Dalgası'sının meşhur Tanin No Kao (Bir Başkasının Yüzü) isimli filmi ortaya çıkmaktadır.

Sosyal İzolasyon ve Sinema “Three Colors: Blue”

Kieslowski filmde ne anlatmaya çalıştığını şöyle belirtmiştir: “Sevdiklerini kaybetmiş bir kadının perspektifinden dünyanın neye benzediğini anlatmak istedik. Kadın için önemli olan nedir? Dünyaya nasıl tepki göstermektedir? Nelere bakmaktadır?” (Toker, 2020). Three Colors: Blue'daki Julie karakterinin yanı sıra Kieslowski'nin diğer film karakterleri incelendiğinde, kadın profili üzerinden yaratmak istediği özgürlük imgesinin önemini P. McGavin ve Z. Banas (2016) ile yaptığı röportajda şöyle aktarmıştır: “Oyunculara özgürlük hissi vermek ve filmde rollerinden fazlasına katkıda bulunduklarını hissettirmek için çaba gösteriyorum. Onlar hayat deneyimlerini kullanırken, ben de onlardan öğreniyorum." Kişinin varoluşu, özgürlüğüne mi bağlıdır? İnsan gerçek özgürlüğün özüne, duyduğu bunaltıyı hiçliğe dönüştürmesiyle ulaşabilir miydi? Özgürlüğü hiçlikle kuracağı bağda bulacağına inanan Julie'nin, evden ayrılırken yanında götürdüğü tek şey Anna’nın odasında asılı duran o mavi avizedir. Nitekim bu duruma varlığın nesneyle ilişkisini sorgulayan Roquentin şu düşüncesiyle değinmiştir: “Nesnelerin insana dokunmaması gerekir çünkü onlar canlı değildir. Aralarında yaşar, onları kullanır, sonra yerlerine koyarız; yararlıdırlar, işte o kadar. Oysa bana dokunuyorlar. Çekilmez bir durum bu. Onlarla bağlantı kurmak korkutuyor beni. Sanki hepsi birer canlı hayvan gibi.” Film, Julie'nin insanlarla yeniden bağlantı kurma ve varoluşunun anlamını bulma sürecini hiçlikle ören bir dinamizmle başlamıştır. Varoluşun anlamını, sonuç olarak Julie'nin özgürlüğünü ve yaşamını anlamlandırma sorumluluğunu taşıdığına dair güçlü bir mesaj sunmuştur.

Recent posts

Google search engine

Popular categories