ÇKÇLFLSF ÇEKİÇLE FELSEFE

TASTE OF CHERRY : YOL BOYU KATİLİNİ ARAMAK

 06 Nisan 2026
  
Yazar: Esmanur Hızıroğlu
  
Editör: Sıla Aydemir

“Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır, intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir.”

Albert Camu-Sisifos Söyleni

Abbas Kiarüstemi İran sinemasının özgün isimlerinden biri olmakla birlikte, İran Yeni Dalgasını’nın en güçlü temsilcilerindendir. Fransa’dan yayılan Yeni Dalga’nın geleneksel anlatıyı reddeden ve sanatsal özgürlüğü teşvik eden yaklaşımı, her ülkenin sosyopolitik koşullarına entegre olarak yerel yeni dalga hareketlerine dönüşmüş ve coğrafayalara özgü sanatsal bir gelenek yaratmıştır. İran’daki sansür ve siyasi baskılar Yeni Dalga’nın etkisiyle sinema dilinde minimalizm, şiirsellik, alegori ve açık uçlu hikaye anlatımı doğurmuştur. Kiarüstemi ülkesindeki sansür ve baskıyı yalnızlık, varoluş, ölüm gibi evrensel temaları minimalist bir dille işleyerek aşmanın mümkün olduğunu göstermiş; Kiarüstemi filmlerinde sesler, uzun plan sekanslar,  zaman-mekan esnekliği, felsefi ve şiirsel arka plan olarak kendini göstermiştir.

Görsel 2: Kirazın Tadı (1997), Film Karesi. Görsel Kaynağı: www.pinterest.com

Taste of Cherry, Kiarüstami’nin ödüllü yapıtlarından olup İran sinema tarihinde Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazanan ilk filmdir. Bu ödül İran sinemasının uluslararası camiada yerini sağlamlaştırmakla beraber Batı’nın tektipleşmiş doğu algısını yıkarak İran’ın kültürel ve felsefi derinliğini göstermiştir. Filmlerinde sıradan hayatların içinde gizlenen derin anlamları kurcalayan Kiarüstemi, bu filmde varlık-yokluk, yaşam-ölüm gibi zıtlıklar üzerinden insan varoluşunun temel ikilemlerine odaklanır. Kendi içinde insanın varoluşla kurduğu  kavramsal çatışmaları adeta bir bilmeceye dönüştürür. Bilmeceyi çözmek ya da belirli bir önermeye varmak yerine, izleyiciyi sessiz bir anlam arayışıyla baş başa bırakır.

VAROLUŞSAL HESAPLAŞMA: İNTİHARIN İKİLEMİ

Anlatı baştan sona çatışmalar üzerine kurulmuştur. En temel haliyle bu çatışmaları ele alacak olursak içsel, dışsal, felsefi ve sinematik olarak gruplandırabiliriz. Başrol karakterimiz Bedii, intihar ettikten sonra kendisini gömecek birini aramaktadır. Bu arayış kesin olarak çizilmiş bir intihar planının uygulayıcısını bulmaktan ziyade karakterin kendi içinde yaşadığı çatışmaların, var olmakla ilgili duyulan ve bastırılamayan acıların, hayatla ilgili soyut bir hesaplaşmanın izini sürmektedir. Ana çatışma buradan çıkar: başkarakterin intihar etme kararı ve bu kararı uygulama sürecinde yaşanan zihinsel çalkantı. Yaşanılan psikolojik çıkmaz anlatının içsel çatışmasını oluşturur ve izleyiciye aynı soruları farklı biçimlerde sordurur. İzleyici karakterle farklı bağlar kurarak olası handikapları farklı noktalardan ele alır. Her insanın yaşanılan açmazlarla kurduğu iletişimin farklı olması meselesi filmin vermek istediği önemli mesajlardan biridir. Bu mesele filmde 3 karakterle kanıtlanır. Bu karakterler karşılaştıkları problemlere kendilerine özgü yanıtlar verir. Bedii’nin karakterlerle münakaşaya girmesi anlatının dışsal çatışmasını oluşturur. İçsel ve dışsal çatışmaların oluşturduğu dilemmalar anlatının alt metnini, ahlaki ikilemler ise felsefi çatışmayı yaratır. Senaryo temelde bu üç çatışma üzerine yazılmış güçlü bir anlatı örneğidir. Kiarüstemi filmin sonunda setten görüntüler vererek tüm bu çalkantılı hissiyatı görüntüye taşımış ve sinematik çelişkiyi oluşturmuştur. Bu durum ise izleyicide gerçek ve kurgu sorgulaması yaşatmıştır. Bu çatışmalar anlatının kurgusal yapısıyla birlikte Bedii’nin varoluşsal bunalımını da şekillendirir. Onun zihinsel çalkantısı, sadece bir ölüm kararını değil, yaşamla kurduğu bağın anlamını sorgulama sürecini de öne çıkarır.

Görsel 3: Kirazın Tadı (1997), Film Karesi. Görsel Kaynağı: https://kultfilmler.net/taste-of-cherry-kirazin-tadi-izle/

Yaşamak çoğu zaman kolay bir eylem değildir. İstediğimiz her şeye sahip olduğumuz hedonist senaryolarda bile günün sonunda hissettiğimiz huzursuzluk var olmanın mecburi bir sonucu gibidir. Bedii zayıflıkları olan, karmaşık ve toplumsal normlara meydan okuyan biri olması sebebiyle anti-kahraman olarak değerlendirilebilir, fakat pasifliği ve empati uyandıran yapısı onun klasik anti-kahraman tipine uymadığını gösterir. O ne bir kahraman ne de tam bir anti-kahramandır, ona varoluşsal sorgulama içerisinde kaybolan bir karşıt kahraman (non-hero) diyebiliriz. Bedii çoğunluğun dönem dönem yaşadığı aidiyetsizlik ve anlamsızlık hissini uzunca bir süre hissetmekte ve dünyayla bu hisler aracılığıyla bağ kurmaktadır.  Duyduğu aidiyetsizlik hissi nereye gitse peşindedir. Sorun zaman ya da mekân değil, Bedii’nin kendisidir. Dolayısıyla onun için ölüm, bir kiraz ağacının yamacında evini bulmaktan öte bir şey değildir. Bedii Tahra’nın gettolarında kendini ait hissedebileceği bir evin yolunu arar. “Kalmalı mı, gitmeli mi, işte bütün mesele bu mu?” gibi sorular arasında sessiz çığlıklar atar.

BİR ŞEYLERİN KIYISINDA: KARŞILAŞMALAR VE İTİRAZLAR

Film, Bedii’nin arabasıyla Tahran’ın kenar mahallelerinde dolaşmasıyla başlar. Bu mahalleler kazı çalışmaları yapılan çok sayıda işçinin bulunduğu ve iş aradığı çorak gettolardır. Bedii bu mahallelerde, intihar ettiğinde üzerine toprak atacak kişiyi aramaktadır. Yol boyunca arabasına genç bir asker, ilahiyat öğrencisi ve taksidermist alır. Bu karakterler arasında çarpıcı diyaloglar geçer. Karakterlerin en genci asker, en yaşlısı ise taksidermisttir. Aralarındaki kronolojik yaş skalası tesadüf değildir. Üç karakter, filmin anlatısını üç ayrı bölüme ayırır. Her biri hayatın içerisinde insan olmanın getirdiği dönüşümleri simgeler. Karakterlerle evrimleşen dinamik bir insan anlatısı gösterilir. İnsan olmanın evreleri üç karakterde yalın bir biçimde verilir. Bedii’nin dışsal çatışması da bu karakterler vasıtasıyla yürütülür. Askerle konuştuğunda gençlik ve toplum, ilahiyatçıyla konuştuğunda tanrı ve etik değerler, taksidermistle konuştuğunda ise hayata dair optimist tutumla çatışır.

Görsel 4: Kirazın Tadı (1997), Film Karesi. Görsel Kaynağı: https://kultfilmler.net/taste-of-cherry-kirazin-tadi-izle/

Genç asker, hayatının başında, ölmek ve yaşamak ile ilgili derin sorgulamalara henüz tam olarak girmemiş, çekingen bir figürdür. Bedii’nin, ölümünden sonra üzerine toprak atma teklifini “birinin üzerine toprak atamazsın” (Cherry, 26:16) diyerek reddeder. Bunun üzerine Bedii, askeri ikna etmek için farklı argümanlar öne sürer “Beni canlı gömmeyeceksin, şu anda düzinelerce insanı gömüyorlar. Biz konuşurken, düzinelerce insan gömülmüş oluyor.” (Cherry, 28:08) “Toprağı çukura attığın zaman adam canlı olmayacak ya da o çukurda olmayacak” (Cherry, 26:47)  Ancak bu sözler de askeri tatmin etmeyince, askerin geçmişte çiftçilik yaptığını bilen Bedii, onu ikna etmek için şöyle der: “Farz et ki çiftçilik yapıyorsun ve ben ağacın köküne saçacağın bir gübreyim. Bu zor bir şey mi?” (Cherry 30:33) Burada Bedii’nin ölüme bakışını az çok anlayabilmekteyiz.  Bu repliğe göre ölüm, varlığının yok olduğu bir an değil; aksine, yaşamın başka formlarına hizmet eden varoluş biçimidir.  Ölümü bir yok oluş değil, dönüşümün bir parçası olarak görme fikri  Antik Yunanda Stoacılık, Modern Dönemde Varlıkçılık ve Doğu Felsefesinde Budizm ekollerinin öğretilerinin ölüm anlayışıyla paraleldir. Bedi’inin nihilist tavırları olsa da film boyunca konuştuğu insanlardan bir yanıt bekler, kendisini ikna etmelerini umar. Fakat çoğu zaman aldığı yanıtlara karşı Nietzsche’nin “pasif nihilism” olarak adlandırdığı, yaşamın anlamsızlığı karşısında eylemsizlik ve yok oluşu seçme eğilimdedir. Dolayısıyla ölüme karşı bu kabullenici tavır yukarıdaki ekollerin savunduğu kabullenici bir kucaklayıştan daha ziyade melankolik bir yolla gerçekleşir.

Görsel 5: Kirazın Tadı (1997), Film Karesi. Görsel Kaynağı: https://kultfilmler.net/taste-of-cherry-kirazin-tadi-izle/

Arabasına ikinci kişi olarak bir ilahiyat öğrencisi alır. Ve peşinen “benim ellerinize ihtiyacım var. Konuşmanıza ya da aklınıza ihtiyacım yok” (Cherry 47:48) diyerek ilahiyatçının olası ikna çabalarını engelleme girişiminde bulunur. İlahiyatçıyla aralarında geçen diyaloglarda Bedii’nin ruh hâlini daha iyi analiz ederiz. Çünkü ilahiyatçıya karşı kendini neden öldürmek istediğini temelendirmeye gayret eder, bir nevi kendini olası yargılamalara karşı savunur. Belki de bilinçaltında ilahiyatçıyı ilahi bir figür olarak görmekte ve onu intiharının doğru bir karar olduğuna ikna edebilirse Tanrı’yı da ikna edebileceğini düşünmektedir. Bu nedenle ilahiyatçıya şunları söyler  “Kendimi bu hayattan kurtarmaya karar verdim. Ne için mi? Bu sorunun cevabı beni anlamanıza yardımcı olmayacak. Çünkü anlayamazsınız. Anlamayacağınız için değil. Çünkü benim hissettiklerimi hissedemezsiniz. Duygularımı anlayıp paylaşabilirsiniz, bana merhamet gösterebilirsiniz ama acımı hissedebilir misiniz? Hayır, acı çekersiniz, bende çekerim, sizi anlarım. Acımı anlayabilirsiniz ama onu hissedemezsiniz.” (Cherry, 49:18)  Burada Bedii’nin söylediği her cümle, ona karşı geliştirilebilecek tüm argümanları geçersiz kılmaktadır. Film boyunca hepimiz Bediiyi anlamaya çalışır fakat ne hissettiğini bilmemeyiz. Peki onu anlayabilmemiz, onunla gerçek bir empati kurabilmemiz mümkün mü?

Benzer deneyimlere, yüksek bir duygusal zekâya sahip olmak gibi faktörler bir başkasıyla kuracağımız empati seviyesini artırsa da, günün sonunda hepimiz kendi hikâyelerimizin başkahramanıyız. Hislerimiz bir parmak izi gibi, aynı gibi gözüken ama her birimiz için özgün olan, kimliğimizi oluşturan izler. İnsan çoğu zaman hayatı boyunca beyhude bir anlam arayışının peşinden gider. Tanrı’yı, evreni ve kendini; içinde bulunduğumuz tüm bu düzeni anlamaya çalışırız. Ancak hepimiz hayatla farklı bağlar kurar, dünyaya bambaşka açılardan bakarız. Örneğin bir topluluğun kültüründe acıyı romantize etmek ve bundan zevk almak varsa  toplum bireylerinin ruhsal durumlarında acı ve zevk birbirine karışmış durumdadır. Bu karışıklık her bir bireyde farklılık gösterir. Bazıları acıyı Nietzsche’nin güç istenci kavramıyla ilişkilendirerek gelişimlerinin bir parçası olarak görürken, bazıları ise acıyı psikolojik bağımlılık olarak deneyimler ve onu salt bir ızdırap olarak yaşar. Bu nedenle mutluluk, acı, heyecan gibi kavramlar, tanımlamaya çalıştığımız ancak sonunda her birimizin iç dünyasında farklı şekillerde beliren dinamik yapılardır. Hiçbir zaman bir başkasıyla aynı mutluluğu ya da acıyı paylaşıp, hislerimizi tam anlamıyla özdeşleştiremeyiz. Bu bağlamda her birey, belirli şartlar altında beklenmedik davranışlar sergileyebilir. Kimsenin gerekli şartlar oluştuğunda kendini öldürmeyeceğini kesin bir dille iddia edemeyiz. Hepimiz potansiyel bir katil, aynı zamanda birer kahraman olabiliriz; çünkü insan doğası her türlü olasılığı içinde barındıran karmaşık bir yapıya sahip. Bu sözlerle özgür iradenin varlığını inkar etmekten ziyade iradenin tetikleyici unsurlarına dikkat çekmeye çalışma çabasıdır.

Görsel 6: Kirazın Tadı (1997), Film Karesi. Görsel Kaynağı: https://kultfilmler.net/taste-of-cherry-kirazin-tadi-izle/

Bedii daha sonra ilahiyatçıya intihar kavramı üzerine şunları söyler: “Biliyorum, kararım senin inançlarına aykırı; hayatı Allah’ın verdiğine ve uygun gördüğünde onu alacağına inanıyorsun. Fakat insanın devam edemeyeceği bir an gelir, tükenmiştir ve harekete geçmek için Allah’ı bekleyemez. O yüzden kendisi harekete geçmeye karar verir. O zaman intihar sözcüğünün sadece sözlüklere konulsun diye bulunmadığını kavrarsın. O eylemsel bir uygulama olmak zorundadır işte o an uygulama vaktidir.” (Cherry, 48:21) İnsan devam edemeyeceği noktalarda kendini öldürmeyi mi seçmelidir yoksa direnmeyi mi? Etik açıdan hangisi doğrudur? Bediiye göre mutsuz olan insan çevresindekileri de mutsuz eder dolayısıyla mutsuz olmak ve mutsuz etmek büyük günahtır. Ona göre etrafa zehir saçmaktansa köşede kendi zehrini akıtmak daha erdemlidir. İntiharın bir düşünce olmaktan çıkıp eyleme dönmesi meselesi bu karakter bağlamında burada devreye girer. Bedii yalnızca kendi başına acı çekmemekte, başkalarına da acı çektirmektedir. Sonrasında bunun vicdan azabını çekmekte, acısı katlanarak artmakta ve onu devam edemeyeceği bir noktaya getirmektedir. Bunu filmde ilahiyat öğrencisiyle arasında geçen şu diyologda dile getirir; “İntiharın en büyük günahlardan birisi olduğunu biliyorum fakat mutsuz olmak da büyük bir günah mutsuzken başka insanları incitirsiniz bu da bir günah değil mi başkalarını incittiğinizde bu bir günah değil midir aileni incitiyorsun, arkadaşlarını, kendini incitiyorsun bu bir günah değil mi eğer seni incitirsem bu bir günah değildir fakat kendimi öldürürsem, öyle midir?” (Cherry, 51:18)  Bedii yaşadığı varoluşsal krizleri yönetemez; aidiyetsizlik, anlamsızlık ve yabancılaşma gibi varoluşsal krizler tüm hayatına etki etmiş durumdadır ve bununla baş edebilecek gücü yoktur. Belli ki ne yapsa olmaz. Yakasını bırakmayan bu his ve duygular ondan taşarak çevresindekilere de tesir eder. Ve tek çözüm olarak intiharı düşünür. Üstelik savunması da hazırdır. Nasıl öleceğini, niçin öleceğini, olası suçlamaların önünü nasıl alacağını çok iyi belirlemiştir. İlahiyatçı “Kuran der ki kendini öldürmeyeceksin kendini öldürmekle birisini öldürmek arasındaki fark nedir? kendini öldürmek de öldürmektir” (Cherry, 54:12) diyerek Bedii’nin teklifini reddeder. Fakat Bedii’nin bu konuya bakışı ilahiyatçıdan farklıdır. O mutsuz olmayı ve etmeyi intiharla eşdeğer bulur. Onun için hayatına son vermek hem kendi hem de başkaları için hayırlı olacağı için günah olmaktan ziyade, o ve çevresindekilere yapılmış bir iyiliktir. Bedii bu bağlamda şunları söyler; “Allah’ın bağışlayıcı ve dolayısıyla büyük olduğunu düşünüyorum o yarattıklarının acı çektiğini görmek istemez Allah belki de bizi zorla yaşamaya mecbur etmeyeceğinden çok yücedir bu çözümü insana bağışlamasından dolayıdır” (Cherry, 52:06) Bedii’nin tanrıyla kurduğu bağ kutsal kitaplardan, din adamlarından daha fazlasıdır. Belli ki tanrıyla arasına ne dinleri ne muteber din adamlarını ne de çoğunluk tarafından kabul görülmüş yerel normları sokar, o tanrıyla sadece tanrı olarak bağ kurar. Din toplumda gelenekle harmanlanarak yayılır. Dolayısıyla çoğu zaman gelenekler ve din bir bütün olarak görülür ve bireyler ikisini ayırt etmekte zorlanır. Fakat Bedii’ye göre tanrı kavramı ona anlatılandan ibaret değildir. O kendi başına bu kavramı şekillendirebilmektedir. ‘Tanrı merhametlidir, bu yüzden beni acı içinde görmek istemez.’ diyerek kafasında eylemlerine uygun önermeler kurar. Ve bu önermeler zamanla eylemlerinin sağlam gerekçelerine dönüşür. Bedii’nin davranışları duygusal ilerlemez aksine hepsinin altında kendince sağlam argümanlar vardır.

Görsel 7: Kirazın Tadı (1997), Film Karesi. Görsel Kaynağı: https://kultfilmler.net/taste-of-cherry-kirazin-tadi-izle/

İlahiyatçıyla yaptığı görüşmeden sonra bir süre gözlerini toprak boşaltan iş makinelerinden alamaz, her bir hareketi onu memnun eder ve gölgesi toprak boşaltılan alana yansır. İş makineleri gölgesine toprak boşaltırken kendi gölgesini zevkle izler. Bu sahnede Kiarüstemi yönetmenliğini konuşturarak tertemiz bir sembolik anlatım sunar. Söyleterek değil göstererek seyirciye entelektüel zevk yaşatır. Bedii’nin toprak boşaltan iş makinelerini zevkle izlemesi, ölüm ve toprağın kendisiyle kurduğu bağı anlamamıza yardımcı olur. Film boyunca, Bedii’nin ölüm hakkındaki tavırları bir yandan intihar kararını sorguladığını düşündürse de, bu sahne toprağa gömülmeyi bir tür huzura erme olarak gördüğü izlenimi verir. Bedii bedeni toprağa kavuştuğunda huzur bulacağı ve acılarının sona ereceğini düşünür. Bu, onun varoluşsal bir rahatlama arayışının yansımasıdır. Toprak, Bedii için sadece bir son değildir, aynı zamanda kurtuluşu temsil eder. Toprakla kurduğu ilişki, onun yaşam ve ölümden ne beklediğine dair önemli ipuçları verir. Yok olma fikrinin insanın zihninde canlanması zor olsa da, Bedii’yi rahatlatan öldükten sonra huzura kavuşacağı farklı bir var olma biçimini mi yoksa  yok olmanın kendisini mi, net bir şey söylemek mümkün değildir; fakat her ikisi de mevcut durumla baş etmek için makul seçeneklerdir.

Görsel 8: Kirazın Tadı (1997), Film Karesi. Görsel Kaynağı: https://kultfilmler.net/taste-of-cherry-kirazin-tadi-izle/

Son olarak arabasına müzede çalışan yaşlı bir taksidermist alır. Taksidermi, “ölü hayvanları doldurma ve koruma sanatı” olarak tanımlanır. Taksidermist ise ölmüş hayvanların derilerini doldurarak onları orijinal görünümlerine en yakın şekilde muhafaza eden kişiye denir. Bedii’nin intihar isteğini kabul eden taksidermist, hayatı ve ölümü bir arada tutan bu çelişkili mesleği yapmaktadır. Ölü bir varlığı tamamen yok etmek yerine, onun bir izini bırakmaya çalışır. Bedii’nin ölüm ile ilgili replikleri sebebiyle ölümü bir son olarak görmediği, farklı bir var olma biçimi olarak değerlendirdiği olasılığını düşünürsek intiharıyla fiziksel varlığını sona erdirmesi, kendisini farklı biçimde yeniden var etme isteği ile paralellik gösterir. Yani kendini var etmek amacıyla öldürmek istemektedir. İntihar yoluyla varoluşa son verme düşüncesi, özellikle nihilist düşünce bağlamında sıkça tartışılan bir mesele hâline gelmiştir. Nietzsche’nin “Tanrı öldü” önermesiyle ifade ettiği değerler krizinin yarattığı anlam boşluğu, insanın varoluşunu sorgulamasına yol açar. Bu anlamsızlık duygusu karşısında bazı düşünürler, anlamın yokluğunu ölüm üzerinden düşünmeye yönelmişlerdir. Bu bağlamda ölümde anlam aramak, kimi zaman farklı bir varoluş tasavvurunun ifadesi olarak ortaya çıkabilir. Albert Camus intiharı ‘absürde verilen yanlış yanıt’ olarak değerlendirir. Camus insan zihninin anlam arayışı ile varlığın getirdiği kaos ve çelişkiler bütününü “absürt” olarak adlandırır. İntihar, absürdü yenmek değil, ondan kaçmaktır. Camus yalnızca fiziksel intiharı değil, felsefi intiharı da eleştirir. İnsan absürtle yüzleşmek yerine dini ya da metafizik bir açıklamaya giderse onu görmezden gelmiş demektir ve bu da bir çeşit intihardır. Camus’un absürde karşı çözümü onunla yaşamayı kabul etmek ve isyan etmektir. Yaşamanın kendisi bir meydan okuma ve isyandır. Bu bağlamda taksidermistin ölü canlıların bedenlerinin varlığını bir tür sürdürme eylemi Bedii’nin intihar isteğinin alt metniyle birlikte okunabilir.

Taksidermist Bedii’yi gömmeyi istemediğini “Kimsenin ölümünden sorumlu olmak istemiyorum” (Cherry, 01:02:39) diyerek belirtir. Fakat çocuğu hastadır ve tedavisi için paraya ihtiyacı vardır. Karakter ahlaki açıdan zor bir ikilemdedir, fakat teklifi kabul etmekten başka seçeneği yoktur, tıpkı Bedi’nin tek seçenek olarak intiharı görmesi gibi. Bedii ve taksidermist ahlaki bir dilemmanın içindedir. Taksidermist çocuğunu kurtarmak için ahlaki olmayan bir eylemi kabul etmek zorunda kalır. Bedii ise aidiyetsizlik yaşadığı benliğinden kendini kurtarmak için kendine zarar vermek ister. Taksidermist her şeye rağmen Bedii’yi kararından vazgeçirmek için elinden geleni yapar,  ona hayatın küçük güzelliklerini hatırlatmaya çalışır.  Yol boyu ona kendi deneyimlerini anlatır ve “Her sorun çözümü içinde barındırır” (Cherry, 01:03:18) diyerek daha optimist bir açıdan meseleye yaklaşır. Sorunları iki duruma indirger. Ona göre sorun ya borçlar ya da aile içi meselelerdir ve bu tarz sorunların elbet çözüleceğinden bahseder: “Hepimizin sorunları var; eğer hepimiz küçük sorunlardan dolayı bu yolu seçseydik, dünyada bir tek kişi bile kalmazdı; tek bir Allah’ın kulu” (Cherry, 01:03:32) diyerek şu an yaşadığı zorlukların muhakkak bir gün geçeceğini, büyük resmi görmesi gerektiğini öğütler. Bedii tüm bu konuşma sırasında ona sorunlarından bahsetmez. Film boyu Bedii’nin onu intihara sevk eden pratik deneyimlerini öğrenemeyiz. Hikâyede intihar eylemi pratik sebeplerden ziyade teorik olarak temellendirilir. Taksidermist olayları farklı açıdan görme meselesiyle ilgili bir Türkün hikayesini anlatır. “Türk’ün biri doktora gitmiş ve Doktor Bey nereme dokunsam oram ağrıyor, ayağıma dokunuyorum ayağım, göğsüme dokunuyorum göğsüm ağrıyor, demiş. Doktor hiç düşünmeden cevap vermiş: Sizin bir şeyiniz yok, parmağınız kırık. Hasta olan düşünceleriniz. Bakış açınızı değiştirin.” (Cherry, 01:07:47)

İntihar fikriyle boğuşan insanların büyük resmi göremediklerine ya da spesifik bir acıya takıldıklarına inanmıyorum. Çünkü asıl büyük resmi görmek nihayetinde intihar düşüncesini tetikler. Dostoyevski’nin Yeraltında dediği gibi “Size yemin ederim ki, gereğinden fazla anlamak bir hastalıktır, gerçek bir hastalık.” Hayatla ilgili sorgulamalarımız yaşamın ağır yüküyle birleştiğinde, varlıklarımızın sıradanlığıyla yüzleştiğimizde, kendimize atfettiğimiz değerlerin yalnızca küçük dünyalarımızda anlam ifade ettiğini gördüğümüzde, intihar o kadar da tehlikeli bir eylem gibi gelmeyebilir. İntihar her zaman yaşadığımız kötü deneyimler sonucu verdiğimiz duygusal bir karar olmaktan ziyade gereğinden fazla bilmenin ve farkında olmanın getirdiği rasyonel bir karar da olabilir. Ölmeye ve yaşamaya yüklediğimiz anlamlar bu noktada devreye girer. Cioran der ki “Asıl dram ölmek değil, doğmaktır.” (Felsefeciler Derneği, 1973) Var olmak herkesin ağzında aynı tadı bırakmaz. Doğmakla başlayan bir ölme süreci “yaşamak” olarak adlandırılır. Oysa ölmek bir anda olan bir şey değil, doğmakla başlayan bir şeydir. Rahimden çıktığımız andan itibaren tepemizde geriye doğru sayan bir sayaç vardır ve bu müdahale edebileceğimiz bir durum değildir. Bu çıkmazların peşinden de gidebiliriz, görmezden de gelebiliriz. Fakat çoğunluk tarafından çizilmiş sınırların dışına çıktığımızda büyük resmi görmemekle suçlanmamalıyız. Kutsal kitapların da dediği gibi, dünya bir oyalanma yeridir. Kendinize bir amaç edinin, ona ulaşın ve diğerine geçin. Sonra bu döngüden tarifsiz bir haz alın, ama sakın boşta kalmayın; mutlaka kendinize uğraşacak bir şey bulun. Sizi eyleyecek, düşünmekten alıkoyacak, romantik olmayan realist işler edinin. Yalnızca bu döngüde sağlıklı kalmayı başarabilirsiniz. İşte o zaman çoğunluğun tasdiklediği sağlıklı hayat tanımına uygun bir yaşamınız olur.  Aksi halde çok düşünmeye başlarsınız, düşünceler nihayetinde huzursuzluk getirir ve içinde bulunduğunuz durumu irdelemek kaçınılmaz olur. Sorular sorarsınız, kesin cevapları olmayan ve hiçbir zaman olmayacak olan. Bu sorularla yaşanılan sorunlar birleşir ve o zaman anlarsınız içine girdiğiniz zahmeti, taşıdığınız var olma yükünü. Bedii’nin durumu bu yükü taşıyıp taşıyamama meselesidir. Yine Cioran bir röportajında Hakikaten de şeyleri olduğu gibi görmenin hayatı neredeyse çekilmez hale getirdiğine inanıyorum. Bu anlamda harekete geçen bütün insanların şeyleri olduğu gibi görmediklerinden böyle yapabildiklerini fark ettim. En azından ben kısmen de olsa şeyleri olduğu gibi gördüğüme inandığım için harekete geçemedim. Daima eyleme geçmenin sınırında kaldım. Peki, insanlar şeyleri gerçekten olduğu gibi görmeyi istiyor mu? Bilmiyorum. İnsanların genel olarak bundan aciz olduklarına inanıyorum. Bu sebeple yalnızca bir canavarın şeyleri olduğu gibi göreceği doğru. Çünkü canavar insanlığın dışında bulunmaktadır.” Film belki de Bedii’nin şeyleri olduğu gibi görmesinden kaynaklanan bir canavarlaşma hikâyesidir. Günün sonunda yine herkes tarafından duygusal olmakla, ilerisini görememekle itham ediliyor, fakat Bedii’nin yaptığı şey ‘olanı biteni görmek’ ve bununla baş edememektir. Bununla baş etmenin de bir anlamı olmadığını bilmektir.

Bedii, taksidermisti çalıştığı müzeye bırakırken, taksidermist ona daha uzun ve ferah bir yol tarif eder. Bu sahnede, filmin başından beri izlediğimiz dar ve kasvetli çölvari bozkır yerine, ağaçlarla çevrili, kuş seslerinin duyulabildiği, daha huzurlu bir yola girerler. Bu değişim, filmin atmosferini büyük ölçüde değiştirir. Taksidermist, bu yolculuk sırasında, kendi hayatından bir anısını anlatmaya başlar. “Henüz yeni evlenmiştim. belaların her türlüsü bizi buldu. öylesine bıkkındım ki her şeye son vermeye karar verdim. Bir sabah şafak sökmeden önce, arabama bir ip koydum. kendimi öldürmeyi kafama koydum. Mianeh’e gitmek için yola koyuldum. Bu, 1960’daydı. Dut ağaçlarıyla dolu bir bahçeye vardım. Orada durdum. Hava hala karanlıktı. İpi bir ağacın dalı üzerine attım, ama tutturamadım. Bir kere, iki kere denedim; ama kar etmedi. Ardından ağaca tırmandım ve ipi sımsıkı düğümledim. Sonra elimin altında yumuşak bir şey hissettim. dutlar… lezzetli, tatlı dutlar… birini yedim. Taze ve suluydu. Ardından ikincisini… Üçüncüsünü. Birdenbire güneşin dağların zirvesinden doğduğunun farkına vardım. O ne güneşti, o ne manzaraydı… ne yeşillikti ama! Birdenbire okula giden çocukların seslerini duydum. bana bakmak için durdular. “Ağacı sallar mısın?” diye bana sordular. Dutlar düştü ve yediler. Kendimi mutlu hissettim. ardından, eve götürmek için biraz dut topladım. Bizim hanım daha uyuyordu. Uyandığı zaman, dutları güzelce yedi. Ve hoşuna gitti. Kendimi öldürmek için evden ayrılmıştım ve dutlarla geri geldim. Beyim, bir dut hayatımı kurtardı. Bir dut, hayatımı kurtardı.” (Cherry, 01:04:15)

Taksidermist burada küçük zevklerin, anlık deneyimlerin ve akışta olmanın hayatı yaşanabilir kılacağını savunur. Bedii’ye sunduğu “acıyı kabullenmek ve yaşamın küçük mutluluklarından zevk alma” fikri Doğu Felsefesinde ve Sufizmde önemli bir yer tutar. Budizmde Nirvanaya ulaşmanın yolu geçici arzuları, hayata yüklenen anlamları bırakmaktan geçer. Bu bağlamda Bedii’nin intihar arzusu geçici bir zihin durumu olarak değerlendirilebilir. Taoist düşüncede akışa güvenmek oldukça önemlidir. İnsan hayatın akışına güvenmeli ve olayları doğal döngüsünde kabul etmelidir. İntihar bu döngüye bir müdahaledir. Sufizmde ise ‘çileci’ anlayış kendini gösterir. Gerçek huzura ulaşmak istiyorsanız sizi dünyaya bağlayan geçici hazlardan kendinizi kurtaracak, çile çekerek kendi ruhani farkındalık seviyenizi arttıracaksınız. Sufistlere göre hayattaki her şey tanrıdan taşmıştır dolayısıyla onun suretini taşır, bu durumda dünyada basit görülebilecek hiçbir şey yoktur.

Sıradan, anlamsız olarak görülen bir dut ağacı taksidermistin kurtarıcısı olur ve o esnada oradan geçen çocukların ondan ağacı sallamasını istemesi, intihar için gittiği ağaçtan çocukların dut toplaması, eşine kendi elleriyle topladığı çiçekleri sunup onu sevindirmesi ve bunun neticesinde kendisinin de huzur bulması, Bedii için ibretlik bir kıssa niteliğindedir Çünkü Bedii öncesinde mutsuz olduğunda çevresindekileri de mutsuz ettiğinden ve bu döngüden bir çeşit vicdan azabı çektiğinden bahsetmişti, taksidermist de tam intihar edecekken birilerini mutlu etmekte ve sonunda kendisi mutlu olmaktadır. İki zıt karakterin, kendilerince sağlam olan argümanlarıyla sessiz bir biçimde çatıştığını görmekteyiz.

Yaşlı adamın hayatla ilgili bakışı aynı zamanda stoacı bir duruş sergilemektedir. Stoacılığa göre insan mutluluğu, kendisi dışındaki unsurlara bağlamamalı ve hayatın değişken doğasına karşı kabullenici bir tavır takınmalıdır. Taksidermist hayatın iniş ve çıkışlarını kabul ederek, mutluluğun bir dutta bulunabilecek basit bir şey olduğunu savunur. Bu yaklaşıma göre şartlar ne olursa olsun devam etmelisiniz ve devam etmeyi şartlara bağlamamalısınız. Amacınız mutluluk olamaz, süreçte mutlu olmalısınız. Ulaşmak değil, yolda olmak size haz vermeli. Böylece hayal kırıklığı ve olumsuzluklar sizin için sorun olmaktan çıkar. Stoacılık, dünyadaki olayları kontrol edilebilen ve edilemeyen olarak ikiye ayırır. Kontrol edemediklerimiz için üzülmenin gereksiz olduğunu, enerjimizi yalnızca kontrol edebildiklerimize yönlendirmemiz gerektiğini söyler. Olumsuz duygulara kapılmak yerine bunları kabul etmeyi ve duyguların kontrolünü sağlamayı, duygularla yüzleşip onları kontrol altında tutarak zihinsel ve duygusal dayanıklılık kazanmayı amaçlar. Bu psikolojide de “psikolojik sağlamlık” olarak geçer.

Bedii içinde bulunduğu durumu kaos olarak görüyor olabilir, ki bu su götürmez bir gerçektir. Kendi izafi dünyamızda bir düzen olsa bile evreni incelediğimizde bizi aşkın şeylerin varlığını fark ederiz. Bize kaos gibi gelen ve aşan mevzular, sağlam kurulmuş bir düzenin parçaları olabilir de olmayabilir de. Her hâlükârda bize göre evren karmaşık ve tamamen anlayabilmemizin mümkün olmadığı bir yapıdır. Cioran bu durumu şöyle tanımlamış Hepimiz her bir ânının mucizelerle dolu olduğu bir cehennemin dibindeyiz. (Felsefeciler Derneği, 1973)

Dünyada öleceğinin bilincinde olan tek canlı türüyüz. Ölüm, yaşam, anlam gibi kavramların soyut boyutları üzerine tanımlamalar yapıp bunları geliştirebilecek bilişsel yeteneklere sahibiz. Tanrıyı, evreni kendimizce anlamlandırabiliyor ve tartışabiliyoruz. Günün sonunda kapı deliğinden koca bir okyanusa bakıyoruz. İnsanın anlamlandırdığını varsaydığı olgular hakikatin kendisiyle çatışabilir. Bu olguları düşünsel düzlemde çözme, sistematize etme ve entelektüel bir bütünlüğe ulaştırma çabası kuşkusuz büyüleyicidir. Fakat bu çabanın ürettiği hiçbir yanıt var olan kaotik gerçekliği değiştirme konusunda yeterli olamamış; aksine atılmış her epistemolojik adım şüpheyi berberinde getirmiştir. Hepimiz oyalanmanın farklı formlarını inşa etmekte, onlara kendimizce anlamlar yüklemekteyiz. Tüm bu uğraşlar bize kendimizi işe yarar hissettirmektedir. Nihayetinde ise, çıkışı mümkün olmayan bir cehennemin dibindeki mahkumlardan farksız bir konumda yer almaktayız. İntihar etmek de buradan firar edebilmenin tek yoludur gibi gözükmektedir. Dostoyevski Ecinniler’de şöyle diyor “İnsanın Tanrı’ya karşı en büyük zaferi, intihar ile özgürlüğünü ilan etmesidir; zira ölüm, hiçbir kuvvetin yok edemeyeceği bir özgürlük ifadesidir.” Çözüm kirazın tadını almaya bakmak mı yoksa kirazın yamacına mezar kazmak mı? Varsayımlar üzerine kurduğumuz hayatlarımızda aldığımız keskin kararlar tehlikeyi beraberinde taşır. Aksiyon aldığımız her durum kendi içinde bir şüphe payı barındırır. Ancak ölmenin kendisi, bir eylem olarak, başından sonuna bir bilinmezliktir. Ölümü tanrıya karşı bir özgürlük ifadesi görmek çok etkileyici fakat hakikat öyle mi? Kendi inşa ettiğimiz kavramlar üzerinden önermeler kurarak bu denli kesin ve keskin adımlar atmak hakikatı beraberinde getirir mi? Bazı meseleler elimizde olmadığı için onlarla mücadele etmek, rüzgâra kürek çekmeye benzemez mi? Stoacılığın öğrettiği gibi, neyi değiştirebileceğimizi bilmek ve enerjimizi oraya kanalize etmek, hem huzuru hem de etki alanımızı genişletir. Çünkü gerçek güç, kontrol edemediklerimizde değil, seçimlerimizdedir. Bu durumda kirazın yamacına mezar kazmaktansa kirazları iştahla yemeye çalışmalıdır insan. Deneyimin kendisine odaklanmalıdır. “Nereden geldim? Nereye gidiyorum?” diye sorgulamalı fakat var olanı kabullenip canlılığın acısına da tadına da varmalıdır. Deneyimden kaçmamalıdır. Hayattan yalnızca huzur ve mutluluk beklememelidir. Acıyı da ızdırabı da kabullenmeli, cesurca tüm duygularla baş etmelidir. Taksidermistin Bedii’ye vermeye çalıştığı öğretiler tam olarak bunlardır. Hatta bunu şöyle betimler; “Bütün umutlarını mı kaybettin? sabah uyandığında, hiç gökyüzüne baktın mı? şafakta, güneşin doğuşunu görmek istemez misin? gün batımında, güneşin kırmızısını ve sarısını artık daha fazla görmek istemiyor musun? sen ay’ı gördün mü? yıldızları görmeyi istemez misin? dolunaylı geceyi yeniden görmek istemez misin? gözlerini kapatmak mı istiyorsun? (…) bir kez daha ırmaktan su içmeyi istemez misin, ya da yüzünü yıkamak istemez misin bu suyla? (…) tüm bunlardan vazgeçmek mi istiyorsun? her şeyi bırakmak mı istiyorsun? kirazların lezzetini bırakmak mı istiyorsun?” (Cherry, 01:10:51) Bedii taksidermistin dediklerini sessizce dinledikten sonra onu çalıştığı müzeye bırakır. Tam oradan ayrılacakken taksidermistin peşinden geri koşar ve ona ne yapması gerektiğini tekrardan anlattırır. Ondan yanında iki tane taş getirmesini, seslenmesine rağmen uyanmazsa o taşları sertçe atıp, bir de onu sarsıp canlı olup olmadığını kontrol etmesini ister. Taksidermist ise “iki tane yetmez, yanıma üç tane taş alacağım” der. Bedii film boyunca arabasına üç kişi alır, bu üç taş belki de bu üç karakteri temsil etmektedir. Bu üç karakter Bedii’yi ölüm uykusundan uyandıracak mıdır, uyandırmayacak mıdır? Bu taşlar alegorik olarak izleyiciyi bu soruya yöneltir. Bedii taksidermistin yanından ayrılır, bir süre sessizce gün batımını izler.

Görsel 9: Kirazın Tadı (1997), Film Karesi. Görsel Kaynağı: https://kultfilmler.net/taste-of-cherry-kirazin-tadi-izle/

Kadraja bir pencere girer. Pencerenin önüne bir ağaç gölgesi yansır ve biz üçüncü göz olarak tanrısal bir bakış açısıyla dışarıdan bu pencereyi izleriz. Bedii odanın ışığını açar, bir takım hazırlıklar yapar. Evine ağacın gölgesi yansır. Yansıyan bu ağaç gölgesi, tıpkı daha önce kazdığı mezarın etrafındaki kiraz ağacının yamacı gibi, aidiyet duygusuyla ilişkilendirilebilir. Ağacı bir kök, aidiyet olarak düşünürsek Bedii’nin evine yalnızca gölgesi yansıyabilmiş, kendisi burayla gölge bir bağ kurmaktan öteye gidememiştir. Bu, aynı zamanda geçmişiyle, kökleriyle bir yüzleşme ve bu dünyadaki yerini bulma arayışının bir göstergesi olarak okunabilir.

Görsel 10: Kirazın Tadı (1997), Film Karesi. Görsel Kaynağı: https://kultfilmler.net/taste-of-cherry-kirazin-tadi-izle/

Görsel 11: Kirazın Tadı (1997), Film Karesi. Görsel Kaynağı: https://kultfilmler.net/taste-of-cherry-kirazin-tadi-izle/

Bedii kendi kazdığı mezara girer ve kiraz ağacının yamacına uzanarak dolunayı izler. Kiarüstemi bir yaprak sesiyle bile insanın duygularına dokunmayı, yaşanan dramı izleyiciye hissettirmeyi başarabilen bir yönetmendir. Sahnede yaprakların hışırtısı ve arada duyduğumuz gök gürültüsü ürkütücü bir hissin yanı sıra bir tür huzur da hissettirmektedir. Bedii’nin uyku ilaçlarını yutup yutmadığı, intihar edip etmediği izleyicinin takdirine bırakılmıştır. Bu belirsizlik, filmin gücünü oluşturan unsurlardan biridir. Kiarüstami, seyircinin bu tür sorulara kendi yanıtlarını bulmasını önemseyen bir yönetmendir. Ona göre, bir filmin kesin bir cevabı olmamalıdır. Bu yönüyle izleyiciyi düşünmeye ve hikâyeyi kendi bakış açılarından yorumlamaya teşvik eder. Böylece seyirci de senaryoyu geliştirmiş olur ve yönetmen ile arasında kollektif bir çabayla işbirliği oluşur. Bu tarz filmler tüketmek için değil, üretmek için izlenir. Film izledikten sonra dallanıp budaklanır, insanın içine işler, ona tesir eder. Bu nedenle Kiarüstemi sineması izleyiciye açık uçlu sahneler sunarak filmden aldıkları duyguyu ve anlamı kendilerinin tamamlamasını bekler. Kiarüstemi Bedii’nin intihar edip etmediğini yanıtlamayı reddederek, izleyiciyi kendi varoluşsal soruları ve hayatın anlamı üzerine düşünmeye teşvik etmektedir.

PERDENİN ARKASI: SİNEMA VE GERÇEKLİK

Görsel 12: Kirazın Tadı (1997), Film Karesi. Görsel Kaynağı: https://kultfilmler.net/taste-of-cherry-kirazin-tadi-izle/

Tam film bitti derken Kiarüstemi dördüncü duvarı kırarak izleyiciyi hikâyeden koparır ve kamera arkasından eğlenceli görüntüler verir. Seyircinin filmin ve anlatılan hikâyenin bir parçası haline gelmesi için bir alan yaratılır. İzleyici gerçeklik ve kurgu arasındaki sınırları sorgular, filmi daha objektif bir yerden görme fırsatı yakalar.

Kiarüstemi sinemasında önemli bir yer tutan bu film, yönetmenin kişisel dünyası ve sanat anlayışını derinlemesine yansıtır. Çatıştığı temalar, varoluşsal sorgulamalar ve insanın hayattaki anlam arayışına dair dile getirdiği sorular, yönetmenin filmografisinde merkezi bir rol oynamaktadır. Kiarüstemi’nin mezar taşındaki küçük ağaç simgesi, hem bu temaların bir yansıması hem de Kiarüstemi’nin bu filmle olan derin duygusal bağının kanıtıdır. Ağaç, bir yaşamın devamlılığını, filmin içindeki hikâyenin derinliğini ve yönetmenin sanatına olan bağlılığını yansıtır. Kiarüstemi, bu filmle yalnızca sinematik mirasını izleyiciye aktarmakla kalmaz; kişisel deneyimlerinin ve felsefi duruşunun izlerini de bu mirasa özgün bir dokunuşla işler.

                                           “Ama elbette ki yalnız bir ağaç, birkaç tane ağaçtan daha ağaçtır”

Abbas Kiyarüstemi

KAYNAKÇA

Kiarüstemi, Abbas (2000). Kirazın Tadı [Film]

Dostoyevski, F. (1864). Yeraltından notlar (Şerif Aygün, Çev.). İletişim Yayınları

Dostoyevski, Fyodor. Ecinniler. Çeviren: Kolektif. 1. Baskı, İthaki Yayınları, 2017.

Felsefeciler Derneği. (1973). Emil Cioran ile Christian Bussy’nin yaptığı röportaj

Felsefeciler Derneği: https://www.felsefecilerdernegi.org.tr/emil-cioran-ile-christian-bussynin-yaptigi-roportaj-1973-turkce-altyazili/

Esmanur Hızıroğlu

Esmanur Hızıroğlu

Yazar açıklaması yok

5 1 oy
Değerlendirme
Abone Ol
Bildir
guest
0 Yorum
En Eski
En Yeni En çok oyalan
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle

E-POSTA BÜLTENİNE KATIL