Ölüm, insan yaşamının ve doğanın çözülemez ve yok edilemez temel bileşeni olarak varlığın tam merkezinde bulunur. Ölüm hakkında bilimsel, dini ve felsefi pek çok söylem vardır ve bunlar sonsuza dek karmaşık bir döngüde birleşip dağılır. Her bir disiplin farklı bir açıdan ölümü ele almakla beraber yalnızca felsefe insan varoluşuna ölümü aşma gücünü kazandırabilir. Ölüm, materyalistlere göre bir son, maddenin şekil değiştirmesi, reenkarnasyona inananlara göre, yeni bir yaşamın başlangıcı, tek ya da bazı çok tanrılı dinlere inananlara göre, farklı bir dünyaya ilk adım atıştır. (Özderin, 2006)

Arthur Schopenhauer. (https://www.meisterdrucke.com/kunstdrucke/Unknown-photographer/1003737/Arthur-Schopenhauer-%281788-1860%29,-deutscher-Philosoph.html)
Ölüm hakkındaki soruların daima varoluşsal bir yapısı vardır. Bu yapının temelini atan “ölümle bana ne olacak?” sorusu insan varlığının anlamına dair kaygı ve korkularla büyük bir okyanusa kapı aralar. İnsan yaşamı da işte bu okyanusun derinliklerinde anlam aramakla veya onu yaratmakla nihayete doğru süzülür. Bu nihayetin “çözülemez” doğası ve aralarındaki ardışıklık ortaya bir “hakikat” ve “hiçlik” perspektifi çıkarır. Ölümü “hiçlik” olarak gören anlayış için tıbbın anlattıklarının ötesinde bir şey yoktur. Perdenin tamamen kapanmış olması, oynanan oyunu yani yaşamı anlamsızlaştırmaz; yaşamı anlamlı kılan sonraki bir hayat düşüncesi ve o hayata yapılan hazırlıklar değil bilakis yaşamın kendisidir. (Güngör, 2016) Schopenhauer, ölümü hiçlik olarak kabullenenlerdendir. Onun hakikat olarak görülmese de bir kötülük olarak algılanamayacağını savunur; ona göre ölüm tabiatın rahmine geri dönüştür, bu geri dönüş bir cessio bonorum yani mülkü terk ediştir. (Schopenhauer, 2020)
Ölümün bir hakikat olarak görülmesi ise yaşamın içinde anlam bulmaya dair temel motivasyonlardan biridir. Buradaki motivasyon, özünde dini ve felsefi bir zeminde ele alınmalıdır. Dini açıdan ölüm, bir son değil bir başlangıçtır. İşte bu başlangıç insanın hakikatle buluşacağı andır. Burada kanıt ya da zorunluluk gibi bir bilimsel ispat çabası aranmaz. Dinin aşkın motivasyonu, “hakiki hayat” denilebilecek aşamayı vaat etmesiyle birlikte taçlandırılır.
Kutsal kitaplardaki ölüm olgusu incelendiğinde bu kavrayışın özü çok daha net kavranabilir. Örneğin İslâm dini açısından Kur’an’ın perspektifinden, ölümle karşı karşıya kalan kişi, dünyaya veda ederken bir taraftan onun sıkıntısını çeker, diğer taraftan da ahirete ilk adımını atacağından orada olacak şeylerden dolayı büyük bir sıkıntı hisseder. Böylece dünyada olan bir ayağı ile ahirete attığı diğer ayağı birbirine dolaşmış olur. (Erten, 2011) İslâm inancına göre Allah’ın lütfu ile ahiret yaşantısına geçiş bir yeniden yaratım durumunu beraberinde getirir. Kur’an’da geçen, “Allah yolunda öldürülenlere sakın ‘ölüler’ demeyin. Çünkü onlar diridir, fakat siz farkında değilsiniz”. (Bakara, 154) ve “De ki: “Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm şüphesiz ki sizi yakalayacaktır. *Sonra da görünmeyeni de görüneni de bilen * (Allah)’a döndürüleceksiniz ve yaptıklarınızı size bildirecektir.” (Cuma, 8) ayetleri ölümün hakikati müjdelemesi bakımından inananlara varoluşun ve anlamın yönergesini sunmaktadır.
Felsefi Açıdan Ölüme Bakış
Konuyu felsefenin temelleri üzerinden ele almak istediğimizde ise mevcudiyet metafiziği kavramıyla karşılaşırız. Mevcudiyet metafiziği, hakikatin birtakım mevcudiyetlerle anlaşılmasını mümkün kılan bir ontoloji ya da varlık anlayışı sunar. (Güngör, 2016) Aristoteles’in, Descartes’ın veya ampirist epistemolojilerin özleri de buraya dayanmaktadır. “Öz, varlık, esas” gibi kavramlarla değişmez bir mevcudiyet ortaya konulmuştur. Antik Yunan düşünürlerine göz attığımızda bu doğrultuda, ruh kavramını Tanrı’nın bir düşüncesi olarak gören Pythagoras, ruhun ölümsüz olduğunu iddia eder. (Erdem, 2011). Demokritos, ölümü atomlarla açıklar (Akşit, 2013: 6- 8). Evren, sonsuz sayıda atomlardan meydana gelir. Atomların hareketi zorunludur ve bu hareketler tesadüfi değildir. Eğer bir madde boşluğa bırakıldığında yere düşüyorsa bu zorunlulukla ilişkilidir. Duyu organların kendi özünde de atom bulunur. (Bayhan, 2022)
Platon ölümü, bedenin ruhtan ayrılması olarak görür. Platon, idealar öğretisinde ruhun ölümsüzlüğü konusuna yer vermektedir. Ruhumuz; biz daha hayata gelmeden önce var olmuştur. Ruh bedenler arası göç yapabilir iken beden yok olmaya mahkûmdur. (Platon, 2011: Bu noktada bahsi geçen tüm bakış açıları üzerinden bahsedilen hakikatin nerede olduğu, sonlu mu sonsuz mu olduğu problemi, ölümü varoluşun temeline yerleştirerek felsefenin gündeminde yer edinir. Özetle bu hakikat yaşamı anlamlı kılmanın bir anahtarıdır. Ölümün hakikat olarak kabullenilişi bazı soruları da zorunlu olarak beraberinde getirmektedir. “Ölümün bir hakikat olması ne ifade etmektedir?”, “Bizim dünyadaki varoluşumuz ölüm hakikatinin neresindedir?” Buradan hareketle soruların ve kavramın derinliği ve çerçevenin genişliği konuyu birkaç boyutta ele almayı da zorunlu kılmaktadır.
Ölümü anlamlandırma problemi, çağdaş felsefi ekoller arasında varoluşçu felsefenin dışında, felsefi tartışmalarda yeteri kadar yer edinememiş, çoğunlukla diğer problemlerle bağlantılı bir yan konu olarak değerlendirmeye alınmıştır. Varoluşçu filozoflar için insan yaşamının anlamlılığına katkıda bulunması ya da -farklı bir bakış açısıyla- insan yaşamının anlamsızlığına dikkat çekmesi ve onun değersizliğini gösterebilmesi açısından en temel problem ölümdür. (Koç, 2009)
Heidegger ve Varoluşçu “Ölüm” Algısı
Heidegger’e göre ölüm varlığın en belirgin özelliğidir. Dolayısıyla ölüm kavramı çerçevesinde insanı bir bütün ve tam olarak ele alır. Ona göre ölüm, dünyada varlığın bir sonu olduğunu bizlere gösterir.
Ölüm reel bir olgudur. Onun felsefesinin ana kavramlarından biri olan Dasein, insanın “dünyada-varlık” olarak, ölümlülüğünün farkında, diğerleriyle ilişki içinde ve kendi varlığını sorgulayarak burada-oluşunu temsil eder. Dasein‘ın ölümle olan ilişkisi ile bir hayvanın ölümle olan ilişkisi arasında fark vardır. O bu ayrımla birlikte hayvanın ölümüne “telef olma” derken Dasein’ınkine “vefat etme” der. Dolayısıyla Dasein fiziksel yapısıyla ve bilince sahip olma özelliğiyle kendi varlığını varoluşsal özelliklerle şekillendirir. Heidegger’e göre ölümü anlamak; Dasein‘ın yaşanan, bilinen ve idrak edilen varoluşsal yönünü anlamak demektir. Diğer bir anlatımla Dasein için ölüm bir oluş biçimidir.
Heidegger’de Dasein fırlatılmış ve atılmış bir varlıktır. Bu bağlamda onun varlığı bir ölüme doğru oluştur. Dünyaya atılmış olmanın bir diğer anlamı da ölüm için varlık demektir. Ölüm için varlık aynı zamanda kaygı demektir. Ölüm varoluşsal çerçevede işte bu kaygı üzerine kurulmuştur. Ölümün varoluşsal açıdan yorumlanması Dasein‘in gerek isteyerek gerekse bilerek bu kaygıya da boyun eğmesine neden olur. Burada gerçek sıkıntı ölüm için özgürlük gibi bir duruma dönüşür. Yani kaygı, varoluşun temelidir.

Martin Heidegger. (https://onedio.com/haber/martin-heidegge-kimdir-hangi-felsefi-akiminin-temsilcisi-martin-heidegge-nin-eserleri-1076909)
Buradan hareketle Heidegger ölümü, realitenin yokluğu olarak ele alır. İnsanlar genellikle ölümden kaçarlar veya onu inkâr ederler çünkü bu fikrin varlığı derin bir kaygı yaratır. Ölümden kaçmak için sürekli uğraşlar içinde olan insan, Heidegger’e göre, gerçek anlamda yaşamak için ölümün bilincine varmalıdır. Ölüm kişiye kendini keşfetme fırsatı sunar çünkü kişi ölümün yaklaştığını fark ettikçe veya “her an olabilir” düşüncesini yaşattıkça hayatının anlamını ve amacını sorgulamaya başlar. Heidegger, ölüm kavramının insanın varoluşunu anlamlandırıp ona form kazandırdığını savunurken aynı zamanda onu bir son olarak nitelendirmez. Ona göre, ölüm bir başlangıçtır ve insanın sonsuzluğa doğru yolculuğuna işaret eder. Ölümle yüzleşmek, insanın kendini aşmasına kapı aralar.
Bireysel Olarak Ölüm Kavramı
Kişinin kendi ölümünü algılayışı ile başlayacak olursak, bu algı kişinin kendi varlığının sürekliliği için gösterdiği fiili bir özdür. Varlıkta ısrar etmek aynı zamanda bedeni onaylamak olarak düşünülebilir. Bu nedenle insan ruhunun ilk amacı olarak bu ısrarı öne sürebiliriz. Bu aşamada zihin varoluşu zora sokan ölüm fikrini kendinden uzaklaştırma konusunda ciddi bir çaba gösterir. Bu fikir diğer tüm olanakların üstünde gölge gibi durur ve diğerlerini kesip atar. Aynı zamanda zorunludur, çünkü insan, tüm hayal kırıklıklarının zamanla pek çok biçimde üstesinden gelebilir; ancak kendi ölümü onun hikayesinin sonu demektir. Nasıl öleceğimiz, ölüm acısı ya da ölümden sonra ne olacağı bizi endişelendirse de ölüme yaklaşmış ve tıbbi olarak bunun bilincinde olan insanların dahi bir günü, bir tatili planlamaları, kitap okumaları vb. eğilimler de aslında ölüme karşı “varım ve oluyorum” demenin ısrarcı fiilleridir.
Kendi ölümünü düşünmek, “ölümü arzuluyorum” söyleminde bile kavramın rahatsız edici ve açıklanamaz yanını ortaya koyar. Ölümü arzulamak, aniden gelecek ve “sona erdirecek” olan final çizgisinin karşısında “varım, yaşadım, yaşayarak onu konumlandırıyorum” demenin güçlü bir baş kaldırısıdır. Yine Schopenhauer bu örtük ya da apaçık motivasyonu “yaşam istenci” olarak nitelendirir. Yaşam istenci ona göre bilgiye dayanmaz; yaşam ne kadar acı verici olursa olsun hayat ona en yüce mertebede iyi olarak görünür. (Schopenhauer, 2020) Varlık, var olmayı korumaya odaklanmış, bu odağın dışına çıkıldığında ise yoğun bir kaygı denizinde kulaç atmaya başlamıştır. İnsan, yaşamını daima geniş bir bağlama oturtmak ve ona anlam atfetmek ister. Anlam da yukarıda değindiğimiz kaygı denizinde nefes almaya devam ederek var olmayı sürdürmeyi sağlar. Heidegger’in ifadesiyle otantik bir varoluş, ancak kendi ölümümüzü benimsemekle mümkün olabilmekte; ölüm, yaşamımızı tamamıyla bize ait kılabilecek projeleri önümüze serebilmektedir. (Koç, 2009)
Ötekilerin Ölümü
Başkalarının ölümü perspektifinden baktığımızda ise ölüm, nesneler dünyasında bir nesne, bir “orada duran” şeklinde algılanır. İnsan ölümün geleceğini bilir, ona tanıklık eder ve yaşadığı süreçte “şimdi değil” duygusuyla varlıkta ısrar eder. Genellikle kişi özelinde ölüm, başkalarına atfedilir. Epiküros ile hayat bulan “Eğer sen burada isen ölüm yoktur; eğer ölüm buradaysa sen yoksun” düşüncesi, ölümü kişinin var olduğu süre boyunca deneyimlemekten aciz olduğu bir çıkmaz olarak tam yanı başımıza bırakır. Epiküros’un düşüncesindeki bilgelik ikna edicidir ancak ölüm korkusunu ve kaygısını yaşamdan çekip alma konusunda yeteneksizdir.
Kendi ölümü konusunda ertelemeci tavır sergileyen insanın başkalarının ölümüne dair tanıklığı da varoluşun derinliklerinde şekillenerek sanat, edebiyat, felsefe ve inanç gibi pek çok dinamikte yeniden üretilir. Yaratım ve ikna insanı ölüme dair donatır ve insan yaşamını sürdürülebilir kılar. İlk insanlardan bu yana en ilkel diyebileceğimiz toplumlarda bile kültür ve sanat faaliyetleri belirgin şekilde kendini gösterir. Olup biteni anlatmak, doğayı ve kendini anlamak ve yaşam için bir kurgu ortaya koymak isteyen insan için heykel, resim, müzik vb. alanlar yaşam ile ölüm arasındaki süreci değerli kılar.
Ölüm Kavramının Sanata Yansımaları
Ölüm olgusu sanatta birey, toplum ve kültür özelinde farklılıklar taşımaktadır. Ölü gömme, ölüyü uğurlama, mezar işleme vb. ritüeller yaşamda ölümü hatırlatan ve devamlı tanık olunan bu “son” projesine dair somut yapılanmalardır. Örneğin, Mısır sanatında heykel yapımının gelişmesinin ebediyet duygusu ile açıklandığı bilinmektedir. Mısır’da heykel, bir insanın hayatını bu dünyada da temsil ettiğine inanılırdı; heykel bir eser olarak değil, bir hayat olarak değerlendirilmiştir. Mezarlardaki heykel ve resimler ile, ölümsüzlüğe ulaşılmak istenmiştir. İnançlarına göre heykeller, kişi öldükten sonra ona hayatını idame etme imkânı sunduğundan Mısırlılar için heykel zaruri bir ihtiyaç haline gelmiştir. (Kınay, 1993)

Bruegel’in “Ölümün Zaferi” tablosu. (https://www.tablohane.com/blog/pieter-bruegel-olumun-zaferi-tablosu-1104?srsltid=AfmBOoqrRhjomODlbPGksjOr1d5v07WLVUJnG3iGYdS-8gJChL3w838l)
Tarih sayfalarını çevirirken Rönesans dönemine gittiğimizde de sanat eserlerinde ölüm olgusunun insan varoluşu üzerinden nasıl algılandığına dair çeşitli örneklerle karşılaşırız. Burada iki örnek üzerinden inceleme yapalım. Bruegel’in “Ölümün Zaferi” tablosu, panoramik bir ölüm peyzajıdır. Yanmakta olan şehirlerin dumanıyla kaplanmış gökyüzü ve önündeki denize gemi enkazları dağılmıştır. Kıyıdaki evin etrafını ölüm ordusu sarmıştır. Tablo baştan aşağı insanlığın bayağılığını, zalimliğini ve ölümün soğuk yüzünü anlatır. Öldürülen insanlar iskeletler tarafından kefenlenmekte, tabuta konmakta ve gömülmektedir. Resimde, toplumun her kesiminden insanlar, çiftçiler, askerler, soylular ve krallar, ölüme aynı şekilde maruz kalmaktadırlar. (Aksoy, 2018) Ölümün gücünü gösteren bu tema, orta çağda sıkça kullanılmıştır. Konusu baştan aşağı ölüm ve kasvet olan bu resimde daha çok karanlık renkler kullanılarak kasvet ve dehşet hissi daha da güçlendirilmiştir. (Sarp, 2013) Ölüm karmaşa, karanlık ve felaket gibi kavramları çağrıştırmakta ve o dönem insanında da özellikle dönemin olayları, savaşları ve hastalıkları ekseninde derin bir iz bırakmaktadır.
Hans Holbein’in “Ölüm dansı” isimli eserinde ise 14. yüzyıldaki büyük veba salgını olan “kara ölüm” ün sebep olduğu büyük çapta ölümler sonrasında ortaya çıkan ölüm dansı işlenmektedir. Ritüelin amacı ölüm korkusunu artırmak ve insanları karamsarlığa sürüklemek değildi. Tabloda Danse Macabre iskeletlerin eşlik ettiği, genç kızların, imparatorların, papaların ya da keşişlerin birlikte dans edişini gösterir. Bu dansın amacı, hayatın faniliğini, zenginlik, yaş ve güçteki tüm farklılıkları ortadan kaldırmayı dans ederek kutlar (Eco, 2007).
Eser ölümün her yerde ve herkese gelebileceğini anlatır. Gündelik hayat devam ederken bir anda ölümün gelebileceği mesajı verilir. Reform ve köylü isyanını yaşamış olan sanatçı, insanların, açgözlülüğüne, nefislerine düşkünlüklerine ve gücün kötüye kullanılışına şahit olmuştu. Bu nedenle eserinde, ölümün adaleti sağlamak için geldiğini vurgulayarak bunu tasvir etmek istemiştir. Ölüm mevki veya rütbelere bakmaksızın her an hazır beklemektedir. Bu resim dizisinde ölüm, insan hayatının her anında karşılaşılabilecek anlık bir olaya dönüşmüştür. (Umay,1998)
Yine edebiyat eserleri de sıklıkla sanatçının ölüme dair bakış açısını ve ölümün varoluş üzerindeki derin etkilerini ortaya koymak bakımından oldukça önemlidir. Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümü adlı yapıtı bu bağlamda incelenmeye değerdir. Eser ölüme ilişkin varoluşsal bir bakış açısı sunar. Beş yaşında iken annesini kaybeden, Paris’te bir mahkûmun giyotinle idam edilmesine tanık olan ve kardeşini de kaybeden Tolstoy, ölümü insanın kanını donduran bir korku olarak görmüştür. Başlangıçta ölüm olgusuyla ilgili ciddi bunalımlar yaşayan Tolstoy ilerleyen yıllarda ölümü hayatın manevi yönünü ortaya çıkaran bir unsur olarak görmeye başlamıştır.
İvan İlyiç’in Ölümü adlı eserde ise Tolstoy, ölüme doğru yol alan kahramanı İvan İlyiç’in iç hesaplaşmalarını ve ruh halini tasvir etmiştir. Sanatçı eserinde ölüm kavramının yalnızca akıl yoluyla bilinen değil, varlığımızın derinliklerinde kavranan bir gerçek olduğuna vurgu yapar. Ölüm gerçeği, varoluşsal bir gerçektir. Yaşamla iç içe olan herkes yaşamın kaynağı ve son durağı olan ölümle de yüz yüze gelmek zorundadır. Eserde hayatı başarılarla, görevlerle ve düzenli bir şekilde devam eden yargıç İvan İlyiç taşındığı yeni evindeki tadilat işleri sırasında merdivene tırmanırken düşer ve göğsünü dolap kapağının mandalına çarpar. Zamanla bu kazanın geçip gideceğini düşünürken bu ağrı onda kalıcı bir rahatsızlığa dönüşür ve hayatının bundan sonraki kısmı hiç de kolay olmamaya başlar. İlerleyen süreçte ağrıların da verdiği tatsızlıkla İvan çekilmez birine dönüşür. Eşi de zamanla bu durumdan rahatsız olur ve aralarındaki gerilim giderek tırmanır. Süreç içerisinde eşinin baskılarıyla doktor doktor gezmeye ve çare aramaya başlar ancak bir türlü ne teşhis konulabilir ne de ağrıları diner. Bu süreçte çevresindekilerin, ailesinin de kendisiyle ilgilenmiyor oluşundan son derece rahatsız olur ve giderek ölümün kıyılarında gezmeye başladığı hissine kapılır. İvan İlyiç çevresiyle olan ilişkilerinin verdiği bu terk edilmişlik duygusuyla kalabalıklar içinde yalnızlık çeken bir adama dönüşür. Bulunduğu durumu muhasebe ederken artık hayattan ümidini kesmeye, yaşam ve ölümü sorgulamaya başlar: Varoluşumuz ve yok oluşumuz. (Koç, 2009)
İlyiç, ölümle yüzleşip onunla bu kadar meşgulken etrafındaki insanların, özellikle de eşinin bu konudaki gamsız tutumuna oldukça sinirlenir.
“Yok olacağım. N’olacak o zaman? Hiçbir şey…Nereye gideceğim o zaman? Yoksa ölüm…Hayır, hayır istemiyorum’ diyerek fırladı yataktan. Mumu yakmak istedi. Titreyen elleriyle sağı solu yoklarken mumu şamdanla birlikte yere devirdi. Kendisi de yastığın üzerine düştü. Gözleri açık, yattığı yerden karanlığa bakıyordu: ‘Hiçbir şeyin önemi kalmadı artık. Ölüm! Evet ölüm!…İçeridekilerin hiçbiri bilmiyor bunu. Bilmek istemiyorlar. Acımıyorlar. Sadece gülüp eğleniyorlar. Hiçbir şey umurlarında değil. Ama bir gün kendileri de ölecek. Bugün ben, yarın onlar…. Fakat mutlaka ölecekler. Bundan kurtuluş yok. Gülüp oynasınlar bakalım. Hayvanlar!’ diye düşünüyor, neredeyse öfkesinden boğuluyordu. Çektiği acı dayanılmazdı.” (Tolstoy, 1998, s.40)
Ölüm gerçeğini kendi adına kabullenmek herkes gibi onun açısından da son derece zordu. Ölüm gerçeği dışsal ve sosyal bir olay ya da nesne veya biyolojik açıdan bedenle alakalı değildi. Bu olgu, insan varoluşunda yatan bir hakikatti.
İlerleyen süreçte ölüm düşüncesini aklından çıkarmak için her şeyi deneyen İvan İlyiç’in tüm çabaları da sonuçsuz kaldı. Kendini işe vermesi, arkadaşlarıyla ve ailesiyle geçirdiği vakit, kısacası hiçbir şey onu ölümü düşünmekten alıkoyamamaktaydı. Onun nezdinde ölüm her şeye hakimdi. İlyiç, insanın yaşadığı hayat boyunca neden acıyla ve zorluklarla baş etmek zorunda olduğuna kafa yoruyordu. Varoluşunun sırrını çözmeye çalışıyor, çözemeyeceğini bilse de istemsizce buna kafa yoruyordu. Yaşadığı bedensel acılar manevi kahroluşunu günden güne artırıyordu.
Nihayet acılarının artık dinmeyeceğinin anlaşıldığı, ölümün tam da yanı başında durduğunun artık kesin olduğu günlerde ölmek üzere olanlar için düzenlenen ritüeller bile düzenlendi. Son anlarında yaşadığı o tarifsiz ve hayatı kâbus eden acı hafifledi, korku buharlaşıp uçmaya başladı. Ölüm geldiği anda artık ölümün de olmadığını gördü, mutluluk duydu ve çevresindekilerin “bitti” dedikleri anda tüm hikayesiyle birlikte varoluşunu tamamladı.
Özetle Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümü adlı eseri, ölümü varoluşsal bir bakış açısıyla ele alarak, insanın ölüm fikri ile mücadelesine, bu fikri anlamlandırmasına ve bu fikirle nasıl yaşadığına dair geniş bir felsefi bakış açısı sunmuştur.
Sona Doğru
Özellikle varoluşçu felsefe ve varoluşçu psikoterapi gibi disiplinlerin de ilgi odağında olan ölüm kavramı, tarihsel süreçle önce tek tek bireyleri ardından kitleleri derinden ilgilendiren bir konu olmuştur. İnsanın ve tüm canlıların “canlı olma” niteliklerin sonu, insan varlığındaki bu derin anlam denizi algılanabilir ve zamansız oluşu bakımından düşünceyi devamlı meşgul eder. Yaşamın “tamam noktası” olan ölüm, insanın yalnızca aklıyla meşgul olabileceği değil, tüm varlığıyla hissettiği ve içinde yaşattığı eşsiz ve aynı zamanda da kitlesel bir gerçektir. Bu kavram ve kavramın sancısı ile ne yapılacağı kişinin kendisiyle ilgilidir. Ona rağmen yaşamak, onunla yaşamak veya onu aşmak… Ölüm yanı başımızda olmaklığıyla anlam kapılarını aralarken, onu nereye koyacağımıza dair verdiğimiz karar aslında ironik biçimde yaşamı şekillendirecek. Montaigne nihai sonumuzun ölüm olduğu bilgisiyle yaşamaya mı yoksa ölmeye mi başladığımızı soruyor. Belki de bu soruyla başlayarak var olmaya dair kurgumuzda ilk adımı atabiliriz.
Kaynakça
- Aksoy, M. (2018). Rönesans Resim Sanatı’nda Ölüm Teması. Uluslararası Disiplinlerarası ve Kültürlerarası Sanat, 3(5).
- Akşit, M. (2013). İbn Sina ile Kierkegard’ın Ölüm Anlayışının Karşılaştırılması. Erzurum Atatürk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü: Yüksek Lisans Tezi
- Bayhan, D. (2021). Yunus Emre’de Ölüm Temasına Teosofik Bir Bakış. Muş Alparslan Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü: Yüksek Lisans Tezi.
- Bayhan, D. (2022). Anti̇k Yunan ve İslam Düşüncesinde Ölüm. Hafıza, 4(2), 72-86. https://doi.org/10.56671/hafizadergisi.1146828
- Erdem, H. (2011). İlkçağ Felsefesi Tarihi, Konya: Hü-er Yayınları.
- Erten, Mevlüt . Kur’anda Ölüm Panoraması (Kıyamet Suresi 26–30. Ayetlerine Yeni Bir Bakış). Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 15 / 1 (June 2011): 193-214 .
- Güngör, Feyza Şule. “Ölüm Hakkında Çağın Felsefi Senaryosu: Hakikat Mi Hiçlik Mi?”. FLSF Felsefe Ve Sosyal Bilimler Dergisi, sy. 22 (Eylül 2016): 227-40.
- Karakaya, T. (2003). Martin Heidegger Felsefesinde Ölüm Problemi. Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, 4(5), 23-35.
- Kınay, Cahit, Sanat Tarihi, Kültür Bakanlığı Yayınları,
Ankara 1993, s.60 - Koç, E. (2009). Varoluşsal Bir Problem Olarak Ölüm Üzerine Bir Değerlendirme: Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümü Adlı Eseri. Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 12(22), 245-259.
- Özderin, M. (2006). Adli Tıp Ders Notları. Adli Tıp Ders Notları, 16.
- Sarp, N. , (2013). Ölümün Zaferi, http://www.tavanarasi.org/olumun-zaferi-pieter-bruegel/, Erişim, 2014, 02.0.1
- Saruhan, M. S. (2006). İslam filozof ve düşünürlerinde ölüm korkusu ve tedavisi. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 47(1), 18-36.
- Schopenhauer, A. (2020). İsteme ve tasavvur olarak dünya. (Çev. A. Onur Aktaş), Ankara: Doğu Batı Yayınları.
- Platon. (2011). Toplu Diyaloglar I.: Sokrates’in Savunması. Ankara: Yargı Yayınevi.
- Umay, Z. (1998). Ölüm Kavramının Görsel İmgeyle Dönüşüm Süreçleri ve Uygulamaları. Yüksek Lisans Tezi. Mersin.