ÇKÇLFLSF ÇEKİÇLE FELSEFE

Aşık Olurken Aklım Neredeydi? Aşkın Psikolojisi

 16 Mart 2026
 - 
 Rümeysa Başaran
 - 
turgutbeyza0@gmail.com

Gündelik konuşmalarımız esnasında veya bir terapi seansında insan ruhu ile ilgili hemen her konu ele alınabilirken bazı konular ısrarla kendisini öne atmaktadır. Bu konular genellikle ikili ilişkiler, duygular ve kalp kırıklıkları olmaktadır. Aslında bunların yüzyıllardır insanlığın temel konuları olduğunu kültürel miraslarımızdan, üretilmiş sanat ve edebiyat eserlerinden görmekteyiz; Tahir ile Zühre, Genç Werther’in Acıları, Gustav Klimt’in Öpücük adlı eseri, tarihteki en eski metinlerden biri olan Gılgamış Destanı’ndaki Tanrıça İştar ve Gılgamış… İlişkilerle ilgili bu konuların ağırlıklı kısmını ise kavuşulamayan ama kopulamayan, toksik bir ilişki niteliği taşıyan veya acı içeren aşklar yani diğer bir deyişle aşkın patolojik hali oluşturmaktadır. Bu patolojinin, aşkın kendisi olup olmadığı da ayrıca tartışma konusudur. Bunun yanında, tarih boyunca üretilen sanat eserlerinden görüleceği üzere insanlık, aşkın bu halini konuşmayı sevmektedir.

Psikoloji camiasında aşkla ilgili bilimsel açıdan fizyolojik, duygusal ve kimyasal olmak üzere birçok açıklama getirilse de aşkın herkes tarafından kabul görmüş bir yorumu henüz yoktur. İbn Hazm (2023, s. 84) aşkın tarifinin zorluğunu şöyle ifade eder: “Aşkın çeşitli şekilleri tanımı yapılamayacak kadar inceliklerle doludur. Onlar ancak aşık olunca anlaşılabilir.” Bu sebeple olsa gerek, geçmişten bugüne her bir birey kendi bilgisine veya hikayesine göre aşka bir tanım getirmiştir ve getirmektedir.

Örneğin, yüzyıllar öncesine gittiğimizde ve Platon’un Şölen adlı diyaloğuna baktığımızda Aristofanes’in, aşkı eksik parçamızı bulmak olarak tanımladığını görürüz. Bu anlatıya göre ilk insanlar bugün olduklarından farklı olarak birbirine sırtlarından yapışık, ortak bir gövdeye sahip, iki yüzü, dört kolu ve dört bacağı olan androjen varlıklardır. Fakat Yunan tanrılarının kralı Zeus, bu güçlü varlığı kendi gücüne bir tehdit olarak görmüş ve onu ikiye ayırmıştır. Bu sebeple insan, sürekli diğer yarısını arama peşindedir. Bu durumu Aristofanes şöyle ifade eder; “Her biri, diğer yarısının hasreti içindeydi. Bu yüzden, birlikte tekrar büyüyebilmek için birbirlerini sarıp sarmalarlardı” (Platon, 2000, s. 51).

Görsel 1.  Androjenlik ve cinsiyetlerin bütünlüğü temalarını temsil eden figür. Philadelphia Kütüphanesi/ BiblioPhilly Koleksiyonu.

Bu anlatıyla beraber, bugün kullandığımız ruh eşi veya ikizi kavramının yüzyıllar öncesine dayandığını görmüş olmaktayız. Peki, diğer yarımızı bulduğumuzu hissettiğimizde yani aşık olduğumuzda tam olarak ne yaşamaktayız?

 

 

Aşkın Kimyası

Aşık olduğumuzda beynimizde mutlu hissetmemizi sağlayan dopamin, sarılma ihtiyacımızı ve sonucunda güven duygumuzu artıran oksitosin gibi çeşitli nörokimyasallar salgılanır. Bu kimyasallar aşkın çeşitli zamanlarında yükselerek bu duyguyu bir ihtiyacımız haline getirir ve o yükselişi dolayısıyla duyguyu hep yaşamak istememize neden olur. Aşk şerbetiyle esrimiş bir insanın yükselmiş bir cesaret, neşe ve enerji içerisinde görünmesinin sebebi bunlardır. Hatta aşk duygusunu bir kere bile tatmış olan bir insanın, bu duyguyu farklı insanlar yoluyla da olsa sürekli arama isteği biraz da buradan gelir.

Aşkın bizde değişikliğe uğrattığı başka bir madde daha vardır; uyku ve iştah düzenimizin, sosyal ve cinsel ilişkilerimizin sağlıklı bir şekilde düzenlenmesini sağlayan serotonin. Aşık olduğumuzda serotonin düzeyimiz ciddi sayılacak bir oranda düşmektedir. Benzer şekilde bu düşüş, obsesif kompulsif bozukluk yaşayan bireylerde de görülür. Aşık olduğumuzda da bu düşüşün yaşanması, takıntılı bir şekilde o kişiyi düşünmemize neden olur. Kendimizi onun fotoğraflarına bakarken buluruz, yemeden içmeden kesiliriz ve uykularımızdan oluruz. Psikolog Helen Fisher (2005, s. 15), aşkı insanların takıntılı olma hali olarak yorumlamıştır. Duyguların oldukça dolu yaşandığı bu süreç, her ne kadar büyüleyici olsa da saygı ve aşkın dönüşeceği sevgiyi içeren sağlam bir ilişkinin zeminin bu aşamada oluştuğunu da unutmamak gerekir.

 

Aşkın Acısı

İnsanın zihninde aşkı nasıl tanımladığı ve aşktan ne umduğu aşık olacağı kişiyi belirleyen temel etkenlerden birkaç tanesidir. Psikanalistlere göre, zihnimizdeki ideallerimize ve eksikliklerimize uygun kişilere çekiliriz. Yani eksikliklerimizi tamamlayacak diğer yarımız konusu burada da ortaya çıkmaktadır. İdealler konusunda ise süreç şöyle işlemektedir; yeteri kadar tanımadığımız bir kişiyi zihnimizdeki ideallerimizle eşleştiririz ve aksi bir durumu kolay kolay kabul etmeyiz. Çevremizden bize onunla ilgili söylenen olumsuz şeyleri göz ardı ederiz ama bu kişinin yüksek ideallerimizdeki kişi olmadığını görmemiz kaçınılmazdır. Kaçınılmaz sonu yaşadığımızda, bu durum bizi hayal kırıklığına uğratır ve bir acı yaşatır. Sosyal psikolog Roy F. Baumeister (1990, s. 91) bu durumu şöyle ifade eder: “Olumsuz sonuçlar kişiyi standartlarının altına düşürdüğünde ve sonuçlar benlikle ilişkilendirildiğinde o kişi psikolojik acı yaşar.”

Bize mutluluğu ve sarılma ihtiyacını veren kişi duygularımıza karşılık vermediğinde, umduğumuz kişi çıkmadığında veya o kişiden ayrıldığımızda beynimize bunu anlatmak epey zordur. Beyin, bu güzel duyguların son bulmasını istemeyecektir ve neticesinde bir savaşa girişecektir. Aşık olduğumuz kişiyi gördüğümüzde beynimiz her zamanki gibi, salgıladığı adrenalinle kan ve oksijen dolaşımını hızlandıracaktır. Bu durum da kalbimizin hızla çarpmasına ve avuçlarımızın terlemesine neden olacaktır. Fakat beynin bu çabası, çoğunlukla karşılık bulamayacaktır. Bu süreçte, içten içe o kişiyi kaybetme korkusu da yaşamaktayızdır. Bu korkuyla beraber stres yaşamamıza neden olan hormon ise nöropinefrindir. Duygusal ve fiziksel uyarıcılar da beynin aynı nörokimyasal sistemi üzerinden yönlendirildikleri için aşk acısı yaşamaya başlarız. Öyle ki, bu acının etkisiyle verebileceğimiz aşırı üzüntü veya endişe tepkisi, fiziksel bir rahatsızlık yaşamamıza bile neden olabilir.  Ama unutulmamalıdır ki, beyin bu mücadelesine bir karşılık gelmedikçe bu duruma alışacaktır ve acının şiddeti de zamanla azalacaktır.

Görsel 2. Giacomo Grosso-The Madwomen’s Cell (1884). Konusunu Giovanni Verga’nın “Stroria Di Una Capinera” adlı                 romanından alan ve aşk acısını örnekleyen tablo / MeisterDrucke.

 

Bu Acının Çaresi Nedir?

Aşkın konu olduğu gün sayısı kadar muhakkak ki aşk acısı da konu olmuştur. Tarih boyunca kimileri bu acıyı başka birine sarılarak unutmayı denemiş, kimileri bu aşkı ilahi olana taşımış, kimileri ise bu acıyla adeta kıvranmıştır. Psikoterapist Alper Hasanoğlu’na (2022, s. 43) göre; “Birçok insan aşık olmaktan korkar çünkü kendini kaybetmekten, kendi üzerindeki kontrolü kaybetmekten korkar.” Görüleceği üzere aşk, kimilerine göre de bir kontrol kaybıdır. Bu sebeple böylesine güçlü bir duygunun acısı da yoğun olacaktır.

Aşk acısını daha derinden hissetmemize neden olan şeylerden birisi acıyı yaşadığımız süreçte o kişiye dair iyi özelliklerin yerini korurken kötü özelliklerin izini sildirmesidir. Bazen sevdiğimiz kişi gerçekten iyi biri olabilir ama o insanın bizim ruhumuza ne kadar uygun olduğu sorusu da göz ardı edilmemelidir. Bir diğeri, o kişiyi içimizde en derin köşeye koymamıza rağmen duygularımızı inkar etmemizdir. Zor olsa da duygularımızı kabul ve ifade edebilmek önemlidir. Bazen duygularımızı ifade edeceğimiz bir muhatabımız olmadığını biliriz Aşkımızı dinlemek isteyen bir kulak olmadığı gerçeğiyle yüzleşebiliriz. Bu durum, aşkımızın kıymetsiz olduğu anlamına gelmez ama duygularımız ifade bulacağı bir yer isteyebilir. Bu da belki bir kağıt veya tablo olabilir.

Uğruna insanlığa birçok eser bırakılmasına neden olmuş bir duygu söz konusu olduğunda, hissedilen acıların elbette bir günde iyileşmesi beklenemez. Bazen bu durum altı ayı bazen de iki yılı alabilir. Önemli olan bunun bir süreç olduğunu bilmektir. Bazen de ayrılık sonrası yaşamış olduğumuz yas olabildiğince uzayabilmektedir. Hatta bu yas süreci, biz bir noktada çakılı kaldığımızı sanarken yıllarımızı alabilmektedir. Bu durum çoğu zaman aşkın süresinden değil, kişinin yas sürecine tutunmasından kaynaklanır. Çünkü bazen birey için kaybın kendisi, gerçekle yüzleşmekten daha güvenli bir alandır. Bu ise bir tür kaçış biçimidir. Bu nedenle, acıyı hakkıyla yaşamak kadar önemli olan bir diğer adım da, tüm olumsuz deneyimlere rağmen yeniden sevebilme ve sevilme hakkını kendimize tanımaktır.

Nihayetinde aşk ve onun getirdiği acılar, insan ruhunun kadim, evrensel ve en değerli deneyimleridir. Fizyolojik süreçler, aşkın bizi hem büyüleyen hem de mantığımızı gölgede bırakan doğasını açıklasa da her birimiz bu duyguları kendi ruhumuzun biçiminde yaşarız. Hissedilen duyguları bir yük olarak değil, öğrenme ve olgunlaşma fırsatı olarak kucaklamamız önemlidir. Böylece, aşkın acısı bir yıkım olmaktan çıkıp dönüşümümüzün bir parçası haline gelebilir. Aklımızın geride kaldığı her an aslında ruhumuzun öğrenme yolculuğunun bir parçasıdır.

 

 

Kaynakça

Rümeysa Başaran

Rümeysa Başaran

Yazar açıklaması yok

0 0 oylar
Değerlendirme
Abone Ol
Bildir
guest
0 Yorum
En Eski
En Yeni En çok oyalan
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle

E-POSTA BÜLTENİNE KATIL